|
Ferdi AkbaÅŸ
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
Bir gecenin kuşatması daha sona erdi az önce.güneş gökyüzünün perdesini aralamaya başladı ve sonra kuş sesleriyle sokakta tek tük duyulmaya başlayan topuk sesleri onlara eşlik ediyor.
Ağacın dallarındaki yeşil artık daha belirgin ve düşlerin yorgunluğu kendisini sabahın taze kuvvetine bırakıyor…
Yalnızlık sarıyor yine uzun süren suskunlukları ve bir anlam verilememiş buruşturulmuş mektuplar müziğin melankolisine kaptırıyor kendisini.
Varlığını seçememiş bir yürek ağır aksak adımlarla kendi uzaklığına bakıyor mesafe tanımadan,klakson sesleri,rüzgarın vahşi tadının içinden sıyrılıp geliyor.
Geçmiş uzaktan kuşbakışı bakılan bir haritanın yırtılmış yeri artık.
Bugün ve şimdi…
Duvarların suskunluğunu tanımlama uğraşısı sadece.
Çevremde görebildiğim sahte kalabalığın içinde seçebildiğim sadece ahmak insanlarım anlamsız korkuları,bu korkular büyütüyor oysa içimizdeki derinliğin sonsuz uçurumunu.
Kaybedeceği çok az şeyi olan hatta hiçbir şeyi olmayan ruhuna sıkışmış boş bedenler topluluğu içindeyim artık.
Yüzler var fakat içindeki ruh kendisini çoktan terk etmiş.
Alkış sesleri mavinin yalansı tadına takılır artık ve zaman kendisinden başka sulara soyunmaya başlayabilir.
Çırılçıplak aşk giymiş düş bahçelerinin rüzgarda kendinden geçen suskunluğu bu zamanda kendi karşılığını arar durur sanki bir şeylerden kaçar gibi.
Oysa en fazla kaçtığımız varlık kendimiz olmuşsak burada denize fırlatılmış bir taştan belki de çok fazlası gizlidir.
Herkesin çizilmiş duvarları ve sınırlı oyunları içinde kuralın kuralsızlığını ve saçmalığını tatmaya başlamak hem ürkütücü hemde soğutucu zemheri etkisi yaratıyor hala canlı kalan bir ruhta.
Kendinden bir parça üflüyorsun gökyüzüne doğru,sonra kendin açılmaya başlıyor usul usul sarmala dönen bir yün topağından.
Bizlerin kalkanları var çok sağlam…
Koruma amaçlı duvarlar ve kendimizden bile esirgediğimiz yaşanmamış zamanlarımız ve benimse sadece acıyarak baktığım ve önemsemeden geçtiğim yalanlarımız.
Sen çocukken de böyle korkardın aynalardan,bakamazdın bir türlü kendine ve dansına eşlik eden günün tadına bakamazdın bir türlü,denize gitsek kapıp koyveremezdin yüreğini suların özgür ruhuna ve sıkıştırırdı seni toplumsal ve saçma örgütlemeler,yaşamın bir anarşiden ibaret olduğunu ilk sevişmenden hissetmiştin oysa ama anarşi ve kaos tadına baktığın en acı hikayeydi.
Sonra büyümeye başladın…
Aklın uzamaya başladıkça anladın ki hergün üzerine yeni bir kiremit eklediğin surlarının ardında daha güvenlisin.
Rüzgardan,yağmurdan hatta insanlardan bile saklanıp kendi içinde dinlenceye çekilebiliyorsun buna bir nevi ölü taklidi yapmak diyelim.
Etrafımıza bak dedim sana…
Bir sürü insan gülen,somurtan,tepki verme becerisini yitirmiş ve meyveyi sadece ağzının içinde çiğneyip tadını hissetmeyen bir ton hikaye.
Eminim hangisine sorsak hayatı roman olurdu ama daha trajik yanı onlar zaten bir romanın içinde yaşadıklarından kendi gerçek hayatlarını kuramamış aciz insanlardı.
Güvenemezlerdi başkalarına bu yüzden kendi yeteneklerine de inançları sınırlıydı ve oldukça dar kalıpların içinde basmakalıp beylik sözlerin kahramanları olarak gündelik hayatlarını sürdürürken akıp geçen zamanın Türkçede kullanılan bir edattan yada tümleçten çok daha fazla bir şey olduğunu hissedemezlerdi.
Bazen uçmanın tadını hissedebilmek için uçurtma olmak gerekir…
Benimde kendime göre beslediğim acılarım yada geçmiş yüklenimlerim vardı,oldukça uzun ve tabanı yanık bir gezegenden geldiğimi söyleyebilirim ama hayatı en fazla gözümü kararttığım zamanlarda seviyorum biliyormusun.
Denizin kıyısında oturup söverken yada sulara tükürürken daha fazla seviyorum kendimi mesela…
Yanılgılarımla seviştiğimde yada uyumadan asabi olarak odanın içinde çemberler çizdiğimde daha iyi anlıyorum kendimi.
Bu etrafımızda dönen kuşaklar daha anlaşılır oluyor.
Evet yalnızım ve bunu söylerken kuşlar kadar hafif hissediyorum kendimi,zırhımı kırıp yumurtadan çıkmış bir canlıdan çok daha fazla olarak kendime fısıldıyorum bunu.
Belki benim zaferimde budur kimbilir…;??
Kağıtları dağıtıp,oyunun başlamasını beklerken yapacağım hileleri önceden kestermeye çalışmıyorum ya bu yüzden de doğaçlama seçiyorum kendimi.
Lunaparkta oyun oynayan çocukların bir sonraki adımı düşünmedikleri oyunlarını özlüyorum bazen,yüksekten düşüp kafamı kırmayı istediğim zamanlarda oluyor yada topun peşinden koşarken bir arabaya toslamak.
Ansızın gelen seçilmemiş bir giysi gibi…
Çelimsiz ışıkların yanıp sönüşlerinde yaşamış suskunluktan çok daha bencilce ve kanatması en kutsal olan varlık sol yanımda duruyor.
Sana da bir anlam verdiğimi söylersem belki sabahın uyanışına haksızlık etmiş olurum ama anlamaktan çok daha fazlası yaşamakta gizlenmiş bir sırlar yumağıdır.herşeye bir isim yada anlam yüklemeye kalktığımızda sıkıcılaşan ve kördüğüm olan yumaklarız biz sadece.
Bazen zamanı içimden geldiği gibi yaşamak isterim ve daima en yoğun anlarımda bile zamanın kadranından sıyrılır elimdeki her uğraşıyı bırakıp serüvenin içine bırakırım kendimi.
Eğer hala bir parça sevimli kalabildiysem belki bu içimdeki sonsuz evrenin doğaç tutkusuna borçluyumdur.
Kurallar,kaideler,kesin isimle sunulmuş doğru yada yanlış dediğimiz yahut prensip ismini koyduğumuz saçmalıklar benim hiç ilgimi çekmiyor,beş dakia sonra ne olacağını kestiremezken bunca kaidenin arasına sıkışmak aptallıktan başka bir şey değil çünkü.
Geleceği düşünüp tasarlayabilirsin ama geleceği yaşadığın ana ortak edemezsin bu içinde bulunduğun zamana yapacağın en büyük haksızlıktır.
İçinde bulunduğumuz zaman sadece bizim şu anki tutkularımızdan,arzularımızdan ve enerjimizden beslenir çünkü.
Aşk tereddüt eder adımların peşinden gidip gitmemek konusunda.
Tereddüt eden her şeyse ilizyona ve aldatmacaya açıktır,bu yüzden sen duvar örüyorsun kendine ama o ördüğün duvarların hapishanesinde mahsur kaldığınında farkında değilsin.
Ellerini sadece göğe uzatsan belki çok daha kolay hale gelebilecek bir temenni duvarların içinde sıkışıp kalıyor.
Senin duvarlarındasa sular sızıyor…
Duvarlarda tırnak izleri ve çatlaklar oluşmuş…
O duvarlardan sızan sular seni yaşama bağlayan düşlerin oysa.
O kadar sıkılmış ki duvarların arasında sıkışmaktan boğuluyor ve imdatlar içinde kaçacak bir delik bir boşluk arayıp duruyor…
Evet yalnızım…
Ve bu yüzden senin içinde kanayan aynayı bildiğimden bu durumu katlanır hale getirmeye çabalıyorum.
Ve belki bu yüzden yalnızlık bazen gözüme şirin görünürken bazense anasına sövebilme hakkım oluyor.
Ben,sen o…
Bizler…
Kendi dünyalarımızın günaydınları içinde basitçe işaretlenmiş kader çizgilerimizin kodları içinde yaşarken ne kadar büyük bir hiçliğin içinden geçtiğimizi ancak düşlerde hissedebiliyoruz.
Ve düşlerden her uyandığımızda derin bir sancıyla kalkıyoruz yataktan.
Kan ter içinde mutfağa koşuk bir bardak su içiyorum.
Sonra lavaboda yüzümü yıkayıp aynada kendimi seyrediyorum ve bazen nefret ediyorum düş görmekten çünkü düşler hala yalnız olduğumu ve hala içimde kanayan bir yanım olduğunu suratıma tokat gibi vurdukça ben senden ve senin toplumla uzlaşmış ama kendini lanetlemiş duvarlından kaçıyorum.
Uzaklaşıyorum senden o zamanlar…
Ta ki…
Yeniden bir günün içinde yolumun tozunu yutana dek.
 |