|
Ferdi AkbaÅŸ
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
Bir şarkı yazmaksa maksat,birkaç kelimeyi bir araya getirip müzikle harmolik hale dönüştürmek yeterlidir.
Bir şarkıya ruh vermekse eğer yapılan işin karşılığı o zaman kulağına doğru sağanak olarak yağan melodinin derinlerine inmesine hatta iliklerine kadar işlemesine izin vermek gerekir.
Melodi iliklerine işlerken gözlerini usulca kapatır insan ve çevresindeki doğayla ve başka varlıklarla bütünleşme sürecine girerken bir eser oluşturmanın kaotik pozisyonuna sımsıkı tutunuruz.
Sağlam birikimlerin esere aktarılması sadece hayal gücünün dışında hayal gücünü besleneyen görünen dünyanın objelerini iyi kullanabilme yetisi ortaya çıkacak eseri daha da keskinleştirir.
Gözün gördüğü,kulağın işittiği,dilin tattığı yada yaşamın çılgınca çoğalarak iliklerimizin içine kadar işleyen aşık atışları bir şarkıdan bazen çok daha fazladır bazense çok daha azıdır.
Aradaki temel farkı uyum dediğimiz söz ve müzik estetiği oluşturur.
Mesela giderim bir çay bahçesine;
Orası mutlaka bir sahildir,herhangi bir sahil hepsi bu…
İsmi yada cismi önemli değildir,deniz,martılar birkaç gemi,yosunlar vardır.ara sıra dalga sesleri kulaklarımda uğuldar sonra ve birazdan bütün o sesler tek sese dönüşmeye başlar,bütün görüklerimse bir tek resimden ibaret olur.
Sanki etraftaki bütün algısal duyumlarım tek bir noktada ve tek bir hedefte toplanmışcasına tutkuyla damarlarımda çoğalarak atar.
Yürürüm rüzgarın hızlandırıp,burnumda bıraktığı yorun kokularının tadına banarak kendimi.ben artık sadece bir insan olarak orada bulunmuyorumdur muhakkak.
Artık bir insandan çok daha fazlayımdır,o yere ,o doğaya ait ve onunla uyum içinde algı alışverişi yapan bir varlığa dönüşüp kendi varlığımın çok ötesinde tinsel bir duyguyla kuşatılmışımdır.
Bir resme ait olmak yada bir tabiat parçasına…
Yalnızlık genişler…
Genişler…
Genişler…
Bir süre sonra o kadar genişlemiştir ki o içinde rahatça gezip oynayabileceğim bir bahçeye dönüşmüştür,kaygı ve korkularım suların yüzeyinden yavaşça denizin dip kısımlarına doğru çekilmeye başlar.
Katledilen tabiat,yokolan ağaçlar,kirletilen denizler, ormanlar,talan edilen ekolojik çevre hepsi ama hepsi sadece bir çift gözün büyülü penceresi ile yeniden hayat bulur.
Alır hepsini cebime koyarım,ceviz kabukları vardır bastığım yerde çıtır çıtır eden,çam kozalarını görürüm sonra ve hissederim o çocukluktan kalma çam ağacının insanın içini ferahlatan tadını.
Kalabalıktan bir huzur çalmışımdır artık.
Cebime doldururum onda aldığım güzelliği,zor ve çetrefil zamanlarımda bana direnme ve hala yeni bir şeyler yapabilme gücü versin diye avuçlarımı kaldırır tanrıya sunarım.
Bir tür tapınaktan çıkmış yada yeni doğmuş üryan bir insan evladı neşesiyle bilinçsizce şarkılarıma doğru koşarım.
Yetiş gitar yeni melodilere,kovala otobüsü henüz kalkmak üzereyken ve sen kelimeler algılarımla bütünleş ve melodramımın içinde harmanla kendini,kaliteli yakılmış bir tütün edasıyla.
Çay ve sigarayla yanıbaşımda gözüm camdan çok ama çok uzaklara uzamaktayken…
Deniz kabukları toplayıpta eve getirip salyangozların içindeki dalga seslerini aramaya benziyor benimkisi,bir zamanlar oynadığım bu minik oyunlarımı şimdi daha da geliştirerek oynuyorum sadece hepsi bu ama oyunun temel mantalitesi aynı.
Zaten hayatta insanlar değişmez hiçbir zaman…
Oyunlar ve çevremizdeki ekolojik dünyalarımız değişir.
Her şey yokolur varolur ama içimizde varolan o en derin yanımız daima canlı ve daima aynı kalmaktadır.tıpkı benim hayata çılgınca bir tutkuyla saldırmam gibi…
Beklide saldırgan yanımın yaşam alanı bulduğu tek yer burası yani yaşama deli gibi katılma isteği.
Şarkılar ise bu isteğin haykırarak güçlü bir irade ile ortaya dökülme hali.
Martıdır o işte…
Gökte havalanır…
Uçar…
Uçar…
Uçar…
Diğer tüm martı kolonisi sadece karnını doyurup balık yakalama telaşı ile yakın mecralarda suya dalıp çıkarlarken içlerinde bir tanesi vardır ki o sadece uçma aşkıyla yanıp tutuşmaktadır.
Bir martının kaderinin sadece sahil kenarlarında uçarak balık yakalamak olmaması gerektiğini düşünmektedir ve bu yüzden sürekli daha yükseğe ve sürekli daha iyi uçma arzusu ile çalışmalarına devam etmektedir.
Bir süre sonra martı kolonisinin önde gelenleri bu sıra dışı martının durumundan ve düşüncelerinden rahatsızlık duyarlar ve onu sürüden dışlarlar ama bu bizim deli martıyı daha da kamçılar ve çok uzaklara yepyeni uçuş teknikleri öğrenmenin hazzıyla uçar ve kendisi gibi değişimden ve gelişimden yana olan martıları bulur.
Yeni yeni öğretiler ve herkesin bilgilerini paylaştığı ortaklıklar ve daha yükseğe daha ileriye ulaşır.
Artık bir martı kartal kadar güçlü hızlı ve yükseğe uçmayı başarmaktadır neredeyse…
Bu hikaye sadece martı jonathan gibi yaşayan ve hayat felsefesini bu temele göre düzenleyen insanların bilip anlattığı kendi içimizdeki jonathanı yakalama hevesidir.
Ben o kitabı okuyalı çok uzun zaman oldu ama daha iyisini yapabilme isteği hiç yokolmadığı için araştırmacı,soru soran yaramaz hatta serseri yanım sürekli soluk alır sol yanımda sevimli bir halde.
Kendimi bağrıma basmayı çok seviyorum,zamanımı boşa da harcasam yada hiçbir yere ulaşmayacak şeylerde yapsam aslında bazen gezegenin çok ötesine gidebileceğimi hissedebiliyorum çünkü ve aslında hala düş kurabiliyorum sadece bu yüzden.
Düş kurabilen insanlar çok şanslıdırlar…
Çünkü onların geceden sabaha ulaştıklarında gerçekleştirmek için çabalayacakları bir amaçları vardır.sahiller deniz,martılar,yosunlar yada papatya sarıları sadece bu amacı daha keskin zevkli ve eğlenceli bir oyun haline dönüştürüp romantizmin mistik kokusuyla insanın başını döndürebilecektir.
Bu dünyayı yada yaşamayı neden severiz ki??
Yada bazen en dramatik şarkılardan bile neden derin bir haz alırız???
İnsanın damarlarındaki hüznü tetikleyen o muhteşem çığlıklar aslında peşinden gidilen bir serüvenin içeriğini taşır,sonunda kazanmak yada kaybetmek vardır ve genelde iyi yürekli kahramanlardır şarkıların seslendirenleri…
Yaşamayı neden severiz?
İşte tam bu yüzden…
Kazanmak yada kaybetmek değildir mesele çünkü,peşinden gidebildiğimiz yada gidemediğimiz bir serüvenimiz bir yolumuz olduğu için severiz.
Her şeyi bir kenara bırakır ve kendi benliğimizin değil yolumuzun sahilimizin hatta şarkılarımızın bir parçası oluruz.
O şarkı ister hüzünlü olsun ister neşeli…
O an için bizim yüreğimizin sesidir ve o an harikadır…
Elle tutulabilir hatta yada parmağımızı banıp tadına bakabiliriz.
Bakmasını bilen bir göz için bakılan objeler bu yüzden sadece maddesel yada tinsel varlıklardan ibaret değillerdir.
Onların gözlerinde çok daha özel ve derin anlamları vardır bu yüzden yaşamı sevmemizi sağlayan nedenle körüklenerek artarak insan doğasının tam merkezinde güzel tatlar oluştururlar.
Sokakta yürüyen adamların yağmurdan kaçışmaları yada bu sene doğmak için binbir naz yapan güneşin kaçamak gülümsemeleri hepsi ama hepsi bir avucun içinde erirler.
Belki bu yüzden sokak çocukları birkaç selpak fazla satacaklardır yada dilenen yaşlı bir kadın biraz az dilenebilecektir yağmurun saflığıyla uğraşırken.
Ve böyle böyle tabiat içimize işleyerek insanın aslında bu doğanın bir parçası olduğunu duyumsamamızı sağlayacak.
Bakmak değil görmek önemlidir demişti bir zamanlar birileri…
Görmeyi ve tabiatın gözüyle hayatın içine bakmayı becerebildiğimiz sürece insanlık olgumuz çoğalacaktır.
Belki bir şarkının içten sesinde…
Cebimize giren son huzur meteliğini bozdurup çoğaltana kadar saflığı simgeleyen duruşlarımızla kendi tabirimizi yapabiliriz.
Bir şarkıydı o sadece do majörle başlayan ve içimdeki mistik pencereyi açıp yağmur damlalarını odama taşıyan.
Sahildeki çay kokulu yürüyüşlerim ise dilimde tatlı bir ıslık olarak belirdi ve bir şarkı daha belki daha iyisi olmamıştır ama hoş bir senfoniyle benim imzamı sonsuzluğa bir kez daha kazımıştır.
Varlığıma sunduğum şükranım gibi hayatımı yönetmeme vesile olan becerilerim benim en sadık klavuzlarım olarak benimle yürümeye devam ediyorlar…
Ellerim mi?
Do majör akorunun üstünde perde tonlarıyla gökkuşağı oluyor…
Huzur…
Genişleyip sarıyorsun benliğimi….
 |