| Hayatınızın Gayesi Nedir? |
|
|
| Yazar Filiz Konca |
| Çarşamba, 17 Ekim 2007 07:13 |
|
“Hz. Mevlana’ nın babası Sultanü’l-Ulema, aile ve dostlarıyla, Belh ÅŸehrini 1212, 1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmiÅŸti. NiÅŸabur’a uÄŸradı. Göç kervanıyla BaÄŸdat’a yaklaÅŸtığında, kendisine hangi kavimden olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafızlara Sultanü’l-Ulema Åžeyh Bahaeddin Veled ÅŸu manidar cevabı verir.” “Allah’tan geldik, Allah’a gidiyoruz. Allah’tan baÅŸka kimsede kuvvet ve kudret yoktur.” Bu arada “dünya nedir?” diyecek olursak ÅŸu anekdota bir göz atalım: “Bir grup arkadaÅŸ ÇavuÅŸlar Köyü'ne gitmiÅŸtik. Köyün imamı yaÅŸlı bir zattı. ÇeÅŸitli mevzularda görüÅŸürken, velilerin himmetleri üzerinde durmaya baÅŸladık. Aslında tasarrufu hakikî Cenâb-ı Hakk'a ait olup, onların himmetlerinin sade¬ce bir dua kabilinden olduÄŸunu, iÅŸte bu yüzden Allah'ın izniyle bazı mazhariyetlerinin bulunduÄŸu mevzuunu kitaplar¬dan mütalâa ederken İmam Hüseyin Efendi bir hatırasını nakletti: -Evimin nüfusu kalabalıktı. Elimde, avucumda bir ÅŸey kalmamıştı. Sıkıntı son haddindeydi. Bir gün bir odaya çeki¬lip, veli zatların ruhlarına Fatiha ve İhlâs'lar okuyarak, him¬met bekledim. Murakabeye varınca hepsi deÄŸiÅŸik ÅŸeylerle karşıma çıktılar. Mesela birisi: "Åžu dağın arkasında bir topluluk var, git onları irÅŸad et, sana dünyalık verilecek" dedi. Halbuki ben hemen bir ÅŸeyler bekliyordum. Bu sefer bir de Bediüzzaman'dan himmet bek-leyeyim dedikten sonra murakabeye vardım. Birden önüm¬de bir sahne belirdi. Sırtında ekmek heybesi olan birisi önde gidiyor arkasında köpekler takip ediyordu. O hem yürüyor hem de ekmek atıyordu. Köpekler de birbirleriyle boÄŸuÅŸa boÄŸuÅŸa ekmekleri kapışıyorlardı. Tekrar sahne deÄŸiÅŸti. Bu defa Bediüzzaman Hazretleri, karşıma dikilerek: "Dünya cîfe (leÅŸ) dir, onu isteyenler de köpeklerdir' dedi. Ondan da birÅŸey elde edemeyince canım sıkkın olarak evimden dışarıya çıktım. Daha birkaç adım atmamıştım ki karşıdan gelen birisi: "Sana vermem gerekiyormuÅŸ" diye o gün için küllî miktarda bir meblağı cebime koydu.” (Safvet Senih “Duyduklarım Gördüklerim” s:74) Evet... Gerçekten de anlamsızlık peÅŸinde bir ömrü harcamak çok acı. Dünya uÄŸruna hangi deÄŸerlerimizi harcayıverdik? Yoksa ÅŸeytana uÅŸaklık mı yaptık? İzzet ve ÅŸerefi kimlerin ve nelerin yanında aradık? Hak ve hakikatleri çiÄŸnedik mi? Allah’ ın hükümlerine aldırış etmedik mi? Yoksa Allah’ ın hükümlerini beÄŸenmeyip kendi görüÅŸlerimize, keyfimize mi tabi olduk. Rabbimizin bizim için emrettiÄŸi hayat programına karşı mı geldik? Kabule tenezzül etmedik mi? Nefis atına binebilen yiÄŸitlerden mi olduk, yoksa nefsimizin peÅŸinden mi koÅŸtuk? Allah erlerini hor mu gördük? Hz. Mevlana “Nefsiyle savaÅŸmak alçak adamın iÅŸi olamaz. EÅŸeklere misk sürüldüÄŸünü gördün mü hiç?” der. Kime kul olduk? Kime ÅŸükrettik? Allah’ ın rızasını kazanma derdinde olan yiÄŸitlere karşı Ebu Cehil’ i, Ebu Leheb’i aratmayacak hallere mi düÅŸtük? Yoksa ecdadımıza yakışacak ÅŸekilde Rabbimizin emir incilerini kırmaktansa dünyayı, hayatını hiçe sayanlardan mı olduk? Kur’an’a ve Sünnet-i seniyyelere sarıldık mı? Yoksa ÅŸirke mi düÅŸüp duruyoruz? Ham meyvenin dalına sıkıca yapışması gibi bizde cife olan dünyaya yapıştık mı? Nefse kölelik yapıyor muyuz? Yoksa Allah’ ın emirlerini mi üstün tuttuk? Koca bir ömrün gayesi ne olacak? Ehlullah “Allah için iÅŸleyiniz, Allah için görüÅŸünüz, Allah için çalışınız.” der. Tito’nun aÅŸağıdaki piÅŸmanlığını yaÅŸamayız inÅŸaallah... “Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda harcayarak bu bâtıl davasında ÅŸöhreti yurt dışına kadar taÅŸmış bir insan olan Salih Gökkaya, hayatının son yıllarında İs¬lâm'la müÅŸerref olarak Hakk'a rücû eder. Gökkaya, Komünizm fırtınalarının bütün dünyayı kasıp kavurduÄŸu bu günlerin birinde "Türkiye Komünist Talebe TeÅŸkilatı BaÅŸkanı" sıfatıyla Yugoslavya Devlet BaÅŸkanı MareÅŸal Josip Broz Tito'nun(1892-1980) ÅŸeref misafiri olarak Belgrad'a davet edilir. Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito'yu ziyaret ettiklerinde, hayatını komünizme adayan bu ihtiyar lide¬rin piÅŸmanlık içinde dudaklarından dökülen ÅŸu itiraflar, apayrı bir tarihî kıymet ifade etmektedir: YoldaÅŸ, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece kor¬kunç birÅŸey olduÄŸunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaÅŸta bunu anlayamazsınız. DüÅŸünün; öl¬mek, yok olmak... TopraÄŸa kanÅŸmak ve dönmemek üzere gi¬diÅŸ... iÅŸte bu çıldırtıyor beni... Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak... Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek... Ne korkunç birÅŸey anlamıyor musunuz? YoldaÅŸlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyo¬rum: Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliÅŸ, ceza veya mükafat yoksa, benim yaptığım mücadelenin deÄŸeri nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaÅŸlarımın kalbine gömülecekmiÅŸim veya unutulmayacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar? Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir ses¬leri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiÅŸ nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor. İtiraf etmek zorundayım; Ben Allah'a, peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare deÄŸil. DüÅŸünün, ÅŸu kainatın bir Yaratıcısı, ÅŸu muhteÅŸem sistemin bir Kanun Koyucusu olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır... Mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaÅŸma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keÅŸmekeÅŸ olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulüm¬ler, ÅŸu anda baÄŸazıma düÄŸümlenmiÅŸ bir vaziyette... Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı... Marks bu mevzuda halt iÅŸlemiÅŸ. UyuÅŸturmuÅŸ beyni¬mizi ... Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemi¬yoruz. Belki de göz kamaÅŸtırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inancı taşıyorum yoldaÅŸlarım, sizler de ne derseniz deyin! ( İbrahim Refik “GeçmiÅŸten GeleceÄŸe Işıklar” s:38)” |